İnsanın En Gerçek Hâli
“Gerçek şu ki; otogarlar düğün salonlarından daha samimi sarılmalar görmüştür.
Ve hastane duvarları da cami duvarlarından daha fazla inanan.”
Bu cümle ilk okunduğunda sert gelir. Hatta kimi insanı rahatsız eder. Çünkü alıştığımız kutsallık düzenini tersyüz eder. Neşeyle, toplulukla ve ritüelle ilişkilendirdiğimiz mekânları; yalnızlıkla, korkuyla ve vedayla özdeşleştirdiğimiz yerlerin gerisine düşürür. Ama tam da bu yüzden durdurucudur. Çünkü bu söz, mekânları değil, insanın gerçek hâllerini anlatır.
Otogarlar… Kimsenin uzun süre kalmak istemediği, sürekli bir geçicilik hissi taşıyan yerler. Valizler, bekleyişler, gecikmeler, anonslar. Kimse oraya mutlu olmak için gitmez. Ama belki de bu yüzden, orada yaşanan sarılmalar daha gerçektir. Çünkü otogarda sarılan insanlar, birazdan birbirini kaybedeceğini bilir. O sarılma bir ihtimal değildir; sonlulukla yüz yüze gelmiş bir temastır.
Düğün salonlarındaki sarılmalar ise çoğu zaman bir rolün parçasıdır. Mutluluk beklenir, neşe zorunludur, tebessüm neredeyse bir görevdir. Orada sarılmak, gerçekten hissettiğin için değil; öyle olması gerektiği için yapılır çoğu zaman. Otogarda ise kimse “doğru” duyguyu oynamaz. Çünkü gidişin estetiği yoktur. Ayrılık, filtresizdir.
Otogarda sarılan iki insan, bedenleriyle birbirine tutunur ama aslında zamana karşı sarılırlar. “Biraz daha kal”, “keşke gitmesen”, “kendine dikkat et” gibi cümleler, söylenmese bile omuzların arasına sıkışır. O sarılma, geleceğe bırakılmış bir boşluktur. Bu yüzden samimidir.
İkinci cümle daha da çarpıcıdır:
“Hastane duvarları da cami duvarlarından daha fazla inanan.”
Buradaki “inanmak”, bir dinî pratikten çok daha geniş bir anlam taşır. İnanç, burada insanın çaresiz kaldığında yöneldiği son dayanaktır. Hastaneler, modern dünyanın en savunmasız mekânlarıdır. Orada kimse güçlü rolü oynayamaz. Orada unvanlar, statüler, kimlikler soyunma odasında bırakılır. Herkes sadece bir bedendir. Ve beden kırılgandır.
Hastane koridorlarında insanlar Tanrı’yı bulmak için değil, kaybetmemek için inanır. Bir hayatı, bir umudu, bazen sadece bir günü… Orada edilen dualar gösterişsizdir. Kimse kimin neye inandığını sorgulamaz. Ateist olduğunu söyleyen biri bile, yoğun bakım kapısında içinden “ne olur” diye geçirir. Bu bir çelişki değil; insan olmanın sınırıdır.
Cami duvarları kutsaldır, evet. Ama çoğu zaman orada inanç düzenlidir, tekrar eder, alışkanlıkla yapılır. Hastanede ise inanç düzensizdir, yamuktur, hatta bazen isyankârdır. Ama gerçektir. Çünkü orada inanan kişi, Tanrı’yla pazarlık etmez; yalvarır. İnanç, teoriden çıkıp varoluşsal bir çırpınışa dönüşür.
Bu söz aslında şunu söyler:
İnsan, en sahici hâline en mutlu anlarında değil, en savunmasız anlarında ulaşır.
Modern hayat bize mutluluğu parlatılmış anlar üzerinden öğretir. Kutlamalar, başarılar, kalabalıklar… Ama insanın içi, genellikle sessiz ve karanlık anlarda konuşur. Otogarda, hastanede, gece yarısı bir bankta, boş bir odada… Oralarda kimseyi etkilemek zorunda değilsindir. Kendinle baş başa kalırsın. Ve işte o zaman, neye gerçekten değer verdiğini anlarsın.
Bu yüzden bu söz, mekânları yarıştırmaz. Düğün salonunu küçümsemez, camiyi değersizleştirmez. Sadece şunu hatırlatır:
Kutsallık, bazen planlanmaz.
Samimiyet, bazen organize edilmez.
İnanç, bazen öğretildiği gibi ortaya çıkmaz.
Otogarlar ve hastaneler, insanın maskesini düşürdüğü yerlerdir. Orada kimse güçlü görünmeye çalışmaz. Ve belki de bu yüzden, en gerçek sarılmalar oradadır; en dürüst dualar orada edilir.
Çünkü insan, kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde, nihayet dürüstleşir.
Ve belki de asıl soru şudur:
Biz neden bu kadar dürüst olabilmek için illa bir gidişe ya da bir hastane kapısına ihtiyaç duyuyoruz?
Yorumlar
Yorum Gönder