Eşiğinde Durulan Hayat
İnsan bazen kendi hayatının tam eşiğinde durur. Ne tamamen içeri girer ne de ardına kadar kapıyı kapatır. O eşik, yorgunluğun düşünceye dönüştüğü yerdir. Orada insan, yaşamanın ağırlığını tartar; kelimeler kısa, sorular nettir. Ama cevaplar hiçbir zaman o kadar basit olmaz.
Bazen insanın zihninden geçen en karanlık düşünce, aslında bir son isteği değil, bir durma arzusudur. Gürültünün kesilmesi, yükün hafiflemesi, zamanın bir anlığına nefes alması… Tam da bu noktada tuhaf bir çelişki belirir: İnsan bu kadar yorulmuşken bile, içinde hâlâ dünyaya dair meraklar taşır. Henüz açılmamış kitaplar vardır; bazı cümleler, insanın tam kalbine denk gelmek için bekler. Okumak, çoğu zaman yaşamanın en sessiz gerekçesidir.
Filmler vardır sonra. Kendi hayatını bir kenara bırakıp başka bir hikâyenin içine sızmak… Başka şehirlerin sokaklarında dolaşmak, başka yüzlere bakmak. İzlenmemiş bir film, görülmemiş bir şehir, yaşanmamış bir an; hepsi insana şunu hatırlatır: Hayat henüz bütün kartlarını açmamıştır. Belki de insanı hayatta tutan şey büyük umutlar değil, bu “henüz” kelimesidir.
Ve kalp… Ne kadar yorgun olursa olsun, tamamen kapanmayı reddeder. İçinde, sevilmeye dair küçük ama inatçı bir beklenti saklar. Büyük aşklardan değil söz; bazen birinin varlığını hissetmek, bir sessizliğin paylaşılması, bir omuz yakınlığı yeterlidir. Kalp, ihtimalle çalışır. İhtimal bitmedikçe, insan da bitmiş sayılmaz.
Denemekle vazgeçmek arasındaki bu gelgit, insan olmanın belki de en çıplak hâlidir. Karanlık düşünceler, insanı zayıf yapmaz; aksine, hâlâ sorgulayabildiğini gösterir. Çünkü sorgulayan biri, hâlâ buradadır. Hâlâ sayacak şeyleri vardır. Kitapları, filmleri, şehirleri… Ve kendini.
Hayat her zaman anlamlı olmak zorunda değil. Bazen sadece devam ediyor olması yeterlidir. Bir gün daha. Bir sayfa daha. Bir ihtimal daha. İnsan bazen farkında olmadan kendine şunu söyler: “Henüz.”
Ve belki de bu, yaşamak için en dürüst gerekçedir.
Yorumlar
Yorum Gönder