Arada Kalanlar İçin
Bir süredir içimdeki sızıyı ciddiye almıyorum. Bu, onun yok olduğu anlamına gelmiyor; sadece artık merkeze yerleşmesine izin vermiyorum. İnsan acıyı ciddiye aldıkça, onu kimliğinin bir parçası hâline getiriyor. Oysa acı, yaşantının kendisi değil; yaşantının içinden geçen bir hâl. Sürekli üzerine düşünülmesi gereken bir hakikat değil belki de. Bazen bilincin yaptığı en akıllıca şey, bazı duyguları arka plana almaktır.
Uzun yıllar kendimi cehenneme ait hissettim. Bunu mecazi bir abartı olarak söylemiyorum. Cehennem, çoğu zaman dışsal bir mekândan çok içsel bir durumdur. Sürekli yargılayan bir zihin, affetmeyen bir vicdan ve bitmeyen bir hesaplaşma… Günahkâr olduğumu inkâr etmiyorum. Fakat zamanla şunu fark ettim: Günah, yapılan şeyden çok, insanın kendisiyle kurduğu ilişkide derinleşiyor. Kendini yalnızca hataların toplamı olarak görmek, en ağır cezalandırma biçimi olabilir.
Yazıya ara vermemin nedeni de buydu. Çünkü yazmak, düşüncenin kaydı değildir sadece; varoluşun açığa çıkma biçimidir. Yazdığımda, kim olduğumla yüzleşirim. O dönemde yazsaydım, ortaya çıkan metin ben olmazdım; bilincimin karanlıkta kalan bir izdüşümü olurdu. Susturmak için değil, çözülmesi için sustum. Bazen sessizlik, düşüncenin kendisinden daha öğreticidir.
Şimdi kendimi Araf’ta hissediyorum. Bu kavramı bir dinî imge olmanın ötesinde düşünüyorum. Araf, insanın ne kendini tamamen mahkûm ettiği ne de akladığı yerdir. Bir eşik hâlidir. İyilikle kötülük arasında değil; kesinlik ile belirsizlik arasında. Ying ve Yang tam da bu yüzden bana anlamlı geliyor. Çünkü hayat, zıtlıkların savaşı değil; birlikte var olma hâlidir. Işığın anlamı karanlığa rağmen değil, karanlıkla birlikte ortaya çıkar.
İnsanın iç dünyası da böyledir. Aynı anda hem merhametli hem bencil, hem cesur hem korkak olabiliriz. Bu çelişki bir kusur değil, var olmanın doğal sonucudur. Tutarsızlık sandığımız şey, aslında hareket hâlindeki bir bilinçtir. Duran, sabitlenen, kesinleşen zihinler değil; sorularla yaşayanlar dönüşür.
Son zamanlarda zihnimi kurcalayan bir soru var: Ölümden sonra bilinç nasıl bir hâl alır? Ölen ruhlar, geride bıraktıklarına mı tutunur, yoksa yüklerinden arınır mı? Pişmanlık, yalnızca yaşayanlara mı özgüdür? Yoksa bilincin sürekliliği varsa, pişmanlık da onunla birlikte mi taşınır?
Bilmiyoruz. Belki de asla bilemeyeceğiz. Felsefenin en dürüst noktası burasıdır zaten: Bilmediğini kabul etmek. Ama bu soruların cevapsız olması, onları değersiz kılmaz. Aksine, insanı daha dikkatli yaşamaya zorlar. Eğer ölüm bir son değilse bile, belki de bir sadeleşmedir. Eğer bir son ise, o zaman her anın ağırlığı daha da artar.
Bu yüzden yapabileceğimiz tek şey, gidenler için huzur dilemektir. Huzur, bir ödül değil; bir bırakma hâlidir. Onların artık seçim yapmak zorunda kalmadıkları bir sessizlik… Belki de en büyük merhamet budur.
Kendime döndüğümde ise netim: İdeal bir evlat, kusursuz bir öğrenci ya da herkes için doğru bir arkadaş olmayacağım. Bu iddialar, insanı gerçekliğinden koparıyor. Ama etik bir çaba gösterebilirim. Elimden geleni yapmak, mükemmel olmak zorunda değildir. Ahlak, kusursuzluk değil; niyet ve süreklilik meselesidir.
Kalbimin kırık olması, hayatın durması için yeterli bir sebep değil. Acı, yaşamı askıya almaz; sadece temposunu değiştirir. Hayatın akışı, bireyin içsel krizlerini beklemez. Ve belki de olgunluk tam olarak burada başlar: Acıya rağmen hareket edebilmekte.
Hayatı bir dans gibi düşünmem boşuna değil. Dans, kontrolün tamamen sende olmadığı bir eylemdir. Müziği sen seçmezsin, ritmi her zaman tutturamazsın. Ama bedeninle uyum sağlamayı öğrenirsin. Felsefe de biraz böyledir. Hayata hükmetmek değil; onunla birlikte hareket etmeyi öğrenmek.
Belki huzur, cevaplara ulaşmak değil; sorularla yaşayabilme cesaretidir. Ve ben, şu an tam olarak bu eşiğin üzerindeyim.

Yorumlar
Yorum Gönder