İlhamsız Kelimeler.

 




Bazen yazacak bir şey bulamamak, aslında çok şey birikmiş olmasından kaynaklanıyor. Kelimeler içimde üst üste yığılmış, ama hiçbiri sıraya girmek istemiyor. Hangisinden başlasam eksik kalacakmış gibi. Hepsi aynı anda konuşmak istiyor ama sesleri birbirine dolanıyor. Suskunluk sanılan şey, aslında fazlalık. Taşmak üzere olan ama taşamayan bir doluluk.


Eskiden böyle değildi. Birine âşık olduğumda yazmak zor gelmezdi; aksine kalem elimde kendiliğinden yürürdü. Bir omza yaslanır gibi yazıya yaslanırdım. Birinin nefesini hisseder gibi cümlelerin sıcaklığını hissederdim. Yazmak, dokunmanın başka bir biçimiydi sanki. Söyleyemediklerimi yazıyla okşardım. Parmaklarım bir cümleyi yazarken, sanki birinin elini tutuyormuş gibi sakinleşirdi. Aşk varken kelimeler cesurdu; saklanmaz, utanmaz, yarım kalmazdı.


Şimdi ilham kaynağım olan kimse yok. Haykıracak bir sebebim de. İçimde yankılanan bir ses kalmadı; her şey düz, her şey sessiz. Günler birbirine benziyor, cümleler de öyle. Yazmak için birini özlemeyi, birine anlatmayı beklerken buluyorum kendimi. Ama beklenen kimse yok. O boşlukta yazı da duraksıyor. Sanki kelimeler, gidecek bir adres bulamıyor.


Eğitim sistemi denilen o büyük makine, duygularımı tek tek söküp almış gibi hissediyorum. Beni bir robota çevirmişler; düşün, cevapla, geç. Hissetmeye gerek yok. Zaten hissetmek müfredata dahil değil. Ne hissettiğimle değil, neyi işaretlediğimle ilgileniliyor. Yanlış şıklar var, yanlış duygular yok. Zamanla insan, kendi iç sesini de susturmayı öğreniyor. Çünkü sessizlik daha az sorun çıkarıyor.


Bazen diyorum ki, içimi döksem ne fayda? Kime, neye anlatacağım? Kim durup da “anlıyorum” diyecek? Kelimelerim kimin avuçlarında ısınacak? Okunsa bile gerçekten hissedilecek mi? Yoksa sadece gözden geçip mi gidecek? Ama sonra susamıyorum. Yazmamak daha ağır geliyor. Yazmadığım günler içimde bir ağırlık birikiyor. Sanki yazmazsam içimde bir şey çürüyecek. Yazmak, hâlâ hayatta olduğumu kendime kanıtlama biçimim. Nabzımı kontrol etmek gibi.


Belki de artık yazmak bir çığlık değil. Belki bir fısıltı. Kimsenin duyması gerekmeyen, sadece var olması yeten bir fısıltı. Kendime söylediğim, kendimden saklamadığım birkaç kelime. Evrenden “yok olacaksın” deseler bile yazmaya devam ederim. Çünkü yazmak, yok olmaya direnmenin en sessiz ama en inatçı yolu. Sesini yükseltmeden var kalmak gibi. Kimse fark etmese bile silinmemek.


Bir gün gökyüzündeki yıldızlardan biri olursam —ya da sadece unutulursam— arkamda bir şeyler kalsın istiyorum. Bir cümle, yarım kalmış bir paragraf, bir iç dökümü… Birinin yıllar sonra denk gelip “bunu yazan biri varmış” demesi bile yeter. “Buradaydım” diyen küçük izler bırakmak istiyorum. Büyük cümleler değil; gerçek olanlar.


Belki yapabileceğim en güzel şey bu. Dünyayı kurtaramam, sistemi değiştiremem, herkesi sevemem. Ama yazabilirim. Kimse için değilse bile, kendim için. Ellerim titreyerek de olsa, ilhamım olmadan da olsa. Çünkü bazen yazmak, sevilmeyi beklemeden kendini sarıp sarmalamaktır. Kendine dokunabildiğin tek yer olur bazen yazı.


Ve belki bir gün, yine biri olur. Yine kelimeler hızlanır, cümleler nefes nefese kalır. Ama o güne kadar, ben yazmaya devam edeceğim. Sessizce. İnatla. Kimse duymasa bile. Çünkü yazmak, vazgeçmediğimi kendime hatırlatmanın tek yolu.


Yorumlar

Popüler Yayınlar