Beni en çok üzen şey

 


Beni en çok üzen şey, beni olduğum gibi kabul edecek birini asla bulamayacak olmam düşüncesi.

Bu düşünce bir anda gelmiyor. Yavaş yavaş yerleşiyor insana. Önce kalbin bir köşesine oturuyor, sonra orayı kendine ev yapıyor. Gün geçtikçe de daha çok yer kaplıyor.


Ben bu çağın sevilir insanlarından değilim.

Bunu dramatik olmak için söylemiyorum. Sadece gerçek bu. Dış görünüşüm, yüzümdeki ifade, ellerimdeki yaralar… Hepsi birlikte bir “uzak dur” tabelası gibi. İnsanlar bakıyor, görüyor ve sonra bakmamayı seçiyor.


Ellerim özellikle…

Sanki geçmişim avuçlarımda duruyor. Ne yaşadıysam, ne atlattıysam, neyi tek başıma tutup düşürmediysem orada iz bırakmış. Biri elimi tuttuğunda ilk hissedeceği şey, sıcaklık değil; tereddüt olacakmış gibi geliyor. Ve bu düşünce, insanın içini kemiriyor.


Uzun süre umut ettim.

“Bir gün biri çıkar” dedim.

“Beni böyle sevecek biri vardır” dedim.

Ama insan her inandığında biraz daha kırılıyor. Ve kırıldıkça inancı da eskisi gibi olmuyor. Şimdi geriye, inanmayı hatırlayan ama inanamayan bir yanım kaldı.


Bazen rüyalarımda biri elimi tutuyor.

Ama öyle sıradan bir tutuş değil bu. Acele etmiyor, sıkmıyor, bırakacakmış gibi durmuyor. Parmakları parmaklarıma denk geliyor. Elim eline sığıyor. Ve o an, içimdeki bütün gerginlik çözülüyor.


Uyanıyorum.

O el yok.

O his yok.

Ve gerçek, her sabah biraz daha sert çarpıyor yüzüme.


Bir rüyamı hiç unutamıyorum.

Avuç içlerinde dikenler olan biri elimi tutuyordu. Dikenler vardı ama canımı yakmıyordu. Ne kanıyordum ne acıyordum. Sanki dikenler oraya aitmiş, sanki olması gereken buydu. O da bunun farkındaydı. Dikenlere bakmadı. Ellerime bakmadı. Yaralarıma bakmadı.


Sadece gözlerime baktı.

Ve gülümsedi.


Öyle bir gülümseme ki, “tamam” diyen cinsten.

“Olduğun halinle buradasın ve bu yeterli” der gibi.


O rüyada ne çirkindim ne güzeldim.

Ne eksiktim ne fazlaydım.

Sadece… kabul edilmiştim.


Uyandığımda içimde garip bir yas vardı.

Sanki gerçekten yaşanmış bir şey elimden alınmış gibiydi. Sanki biri bana kısa bir süreliğine aitlik hissini tattırmış da sonra geri çekmişti.


Bazen düşünüyorum…

Bazen diyorum ki, keşke rüyalar gerçek olsa.

Gerçek olsa da ben de mutlu olsam.

Gerçek olsa da biri elimi tutsa, yaraları saymasa, görünüşümü tartmasa, beni bir ölçüye sokmaya çalışmasa.


Bu çağda her şey fazla görsel.

İnsanlar önce bakıyor, sonra karar veriyor.

Benimse anlatacaklarım, bakıştan sonra geliyor. Ve çoğu kişi oraya kadar beklemiyor.


Artık en çok acıtan şey yalnızlık değil.

En çok acıtan şey, olamayacak bir ihtimali sevmek.

Ve o ihtimalin sadece rüyalarımda bana dokunması.


Bazen güçlü olmaktan da yoruluyor insan.

“Böyleyim ve mutluyum” demekten.

Aslında mutlu olmadığını bilerek dimdik durmaktan.


Bu yazı bir umut çağrısı değil.

Bu yazı “her şey düzelir” demiyor.

Sadece şunu söylüyor:

İnsan bazen rüyalarında gördüğü kadar bile mutlu olamıyorsa, bu çok ağır bir yük.


Ve yine de…

Her şeye rağmen, her sabah uyanıyorum.

Belki de en acı vereni bu:

İçimde neredeyse hiç umut kalmamışken bile, rüyalarımın hâlâ beni bırakmaması.


Yorumlar

Popüler Yayınlar