Mavi Huydur bende…

Gökyüzüne bakmanın insana iyi gelmesinin sebebi nedir hiç düşündünüz mü? Kimi buna sonsuzluk der, kimi ferahlık, kimi umut… Ama belki asıl neden, insanın kendi içindeki derinliği dışarıda bir yerde görme arzusudur. Çünkü insan, kendisiyle yüzleşmekten kaçsa da, gökyüzü kaçacak yer bırakmaz. Genişliğiyle, sessizliğiyle, her şeye hükmeden dinginliğiyle, bizi farkında olmadan içimize doğru çeker.


Edip Cansever’in o meşhur dizelerini okurken hep bunu hissederim:

“Hayat hiç mavi yerinden vurmadı… çünkü ben maviyi beyazı koruyan masumiyet olarak tanırım.”

İnsanın masumiyetle kurduğu bağ, her zaman renkle kurulmaz aslında; ama mavinin masumiyeti taşıyışında tuhaf bir ısrar vardır. Sanki mavi, insanın kalbindeki çocukluğu koruyan bir örtü gibidir. Karanlığı görünür kıldığını söyler Cansever… Bu da garip bir paradoksu barındırır: Mavi hem aydınlatır hem gölgeleri çoğaltır. Bir rengi karanlıkla bu kadar uyumlu kılan şey, belki de onun hem umutlu hem kırgın oluşudur.


Mavinin bu kırılgan ama dirençli hâlini anlamak için gökyüzüne uzun uzun bakmak gerekir. Fakat herkes aynı göğü görmez. Kimimiz bir ferahlık görür, kimimiz baş edemediğimiz bir boşluk… Bu yüzden Cansever’in çağrısı hâlâ geçerlidir:

“Kaldırın başınızı gökyüzüne, görmek istediğinizi değil gördüğünüzü söyleyin bana!”

İnsan, görmek istediğini söylemeye o kadar alışmıştır ki, gördüğünü söylemek çoğu zaman cesaret ister. Çünkü gördüğün şey seni ele verir. İçindekini açık eder. Mavi, tam da bu yüzden insanı zorlar: İçindeki derinlikten kaçamazsın.


Belki hepimiz maviye bu yüzden mahkûmuz. Ölmekten değil, yaşamaktan yana bir mahkûmiyet bu. İnsan var oldukça, içindeki derinliğin rengini de taşımak zorunda. Kimi için kırmızıdır bu, tutkuya yakın durur; kimine siyah yaslanır, yasın gölgesini taşır. Ama mavi… Mavi başka bir şeydir. Sessizdir ama yoğun. Uzak görünür ama aslında hep yanıbaşındadır. Bazen bir bakışta saklanır, bazen bir dalga sesinde, bazen bir şiirin içinde büyür.


Cansever’in “bir renk değildir mavi, huydur bende” deyişi, bence insanın kendi iç tabiatıyla ilgili en zarif kabullenmelerden biridir. Çünkü huy, insanın kendine karşı yenildiği yerdir. Değişmesi en zor olan, bazen hiç değişmeyen tarafıdır. Bu yüzden mavi bir huysa, insana yerleşmiş bir derinlik, bir arayış, bir eksik tamlama hâli de demektir.


Bu eksiklik kötü bir şey değildir aslında; insanı diri tutan tam da budur. Yetinmezlik der Cansever, “ve benim yetinmezliğimdir.” Mavi, insanın tamamlanmamışlığını hatırlatır; ama bu tamamlanmamışlık bir kusur değil, bir ihtimaldir. Her eksiklik, yeni bir anlamın doğabileceği bir boşluğa dönüşür. Bu yüzden mavi bitmeyendir. İnsan da bitmediği sürece mavinin peşinden gitmeye devam eder.


Akşamüstlerini düşünürüm sonra… Zamanın en mavi saatidir akşamüstü. Güneş çekilirken gökyüzü koyulaşır, renkler derinleşir, her şey biraz daha anlamlanır. Cansever’in tekrar ettiği o cümle dolaşır zihnimde:

“Bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki…”

Bunun içinde tuhaf bir döngü vardır: Aynı düşüncenin içinde dolaşırken aslında kendine yaklaşmak… Aynı anı düşünürken, o anın sende bıraktığı izi arayıp durmak. Felsefenin özü de biraz böyle değil midir? Tekrar ederek derinleşmek. Bakarken görmek, görürken anlamak, anlamaya çalışırken yine bakmak…


Gönül gözü derinlere açılır. Derinler mavidir. Ve insan, kendi derinliğinin rengine hep biraz geç varır.


Maviyi anlamak, kendini anlamaya çok benzeyen bir yolculuk aslında. Bir renge bakıp bir ömürlük düşünceye dalmak kadar insana özgü bir şey var mı? Belki de bu yüzden mavi, hepimizin içindeki en sessiz ama en güçlü ses olarak kalmaya devam eder. 






Ve belki de Mavi, Cennete en yakın renktir. 


Yorumlar

Popüler Yayınlar