Acıyla başa çıkma
Acı bazen bağırmak ister, evet. Ama daha sık yaptığı şey fısıldamaktır. İnsan onu duymazdan geldikçe, o biraz daha derine iner. Gürültüye dönüşmez; bir alışkanlığa, küçük tekrarların içine saklanır. Kimi insan bağırır, kimi eşyaları kırar, kimi de susar. Susanların acısı genelde en çok temas arayanıdır.
Bazı insanlar acıyı dışarıya atmayı öğrenememiştir. Belki çocukken “abartma” denmiştir, belki de üzülmek ayıp sayılmıştır. O zaman acı, başkasına değmeden dolaşmayı öğrenir. Yolunu içeride bulur. Dil sustuğunda beden konuşur. Omuzlar düşer, çene kilitlenir, nefes daralır. Eller… Eller bazen her şeyden önce hareket eder. Ben üzüldüğümde, sinirlendiğimde ya da stresliyken elimi kaşırım. Bunu fark ettiğimde çoğu zaman çoktan başlamış olurum. Sanki içimde bir düğüm çözülmek için derinin yüzeyine tırmanmıştır.
Bu davranış çoğu zaman bir kendine zarar verme niyetiyle başlamaz. Daha çok bir regülasyon çabasıdır. Duygu fazla gelmiştir; beden onu yönetmeye çalışır. Acı, kaşıntıya dönüşür. Kaşıntı, anlık bir rahatlamaya. O an, dünyanın gürültüsü biraz kısılır. Zihnin içindeki karmaşa, tek bir noktada toplanır. Kontrol hissi gelir. “Buradayım, bu benim bedenim ve şu an olan biteni ben yönetiyorum” deme şeklidir bu.
Ama acı böyle böyle öğretir kendini. Sessizliği sever. Görünmez olmayı sever. Başkasını incitmemek adına, insan kendini biraz daha sıkıştırır. Oysa bu bir fedakârlık değildir; bu bir yüklenmedir. Acı taşındıkça hafiflemez, biçim değiştirir. Elini kaşıyan biri, belki de aslında omzuna bir el konmasını istiyordur. Ya da birinin “anlıyorum” demesini. Fiziksel temas bazen kelimelerden önce gelir; çünkü beden, anlaşıldığını önce dokunuşla hisseder.
İnsan kendine dokunduğunda, aslında kendini yatıştırmaya çalışır. Bir bebeğin sallanması gibi, saçının okşanması gibi… Ama yetişkin olunca bu ihtiyaç ayıp sayılır. O yüzden temas, dolaylı yollardan çıkar. Kaşıma, tırnakla bastırma, diş sıkma… Hepsi “fazlayım” diyen bir duygunun küçük kapılarıdır.
Burada durup kendine dürüstçe bakmak zor bir iştir. “Ben neden bunu yapıyorum?” sorusu rahatsız eder. Çünkü cevap genelde basit değildir. Yalnızlık çıkar, bastırılmış öfke çıkar, söylenmemiş cümleler çıkar. Belki de yıllardır kimseye yük olmamak için içine atılmış onca şey. İnsan bir noktada kendi içinde taşacak yer bulamayınca, beden devreye girer.
Şunu fark etmek önemli: Kendine yönelen her davranış bir çağrıdır. Bu çağrıya kulak vermek, kendini suçlamakla olmaz. “Yine yaptım” demek yerine, “Şu an neye ihtiyacım var?” diye sormakla olur. Bazen ihtiyaç çok basittir: Bir bardak su, derin bir nefes, elleri dizlerinin üstünde tutup bir süre durmak. Bazen daha büyüktür: Konuşmak, yazmak, ağlamak. Bazen de gerçekten birinin yanında olmak, omzuna yaslanmak, sessizce oturmak.
Acıyı romantize etmek de, yok saymak da insana iyi gelmez. Onu olduğu haliyle görmek gerekir. Ne kahramanlık, ne zayıflık. Sadece insanlık. Elini kaşıyan biri, kötü biri değildir. Dayanamayan biri değildir. Sadece duygularıyla baş etmeye çalışan biridir.
Belki de mesele, acıyı başkasına bulaştırmadan taşımak değil; acıyı paylaşılabilir hale getirmektir. Paylaşmak illa büyük itiraflar demek değildir. Küçük cümleler yeter bazen. “Bugün iyi değilim.” “Biraz yoruldum.” “Bana sarılabilir misin?” Bu cümleler dünyayı yıkmaz. Ama içerdeki basıncı düşürür.
Ben artık elimi kaşıdığımı fark ettiğimde, kendime kızmak yerine duruyorum. O eli biraz daha yumuşak bir yere koymaya çalışıyorum. Dizime, kalbimin üstüne. Orada birkaç saniye kalıyorum. Acı geçmiyor belki ama yön değiştiriyor. Kendime karşı biraz daha nazik olmayı öğreniyorum. Çünkü bazı acılar bağırmaz; dokunulmak ister. Ve bazen, insanın kendine göstereceği şefkat, başkasından beklediği temasın ilk adımıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder