Gülmenin Bedeli: Paskal’ın Hikâyesi Üzerine Bir Düşünce
İstanbul’un kalabalık caddelerinden uzak, Haseki’nin bir çıkmaz sokağında, zamanın bile unuttuğu bir ev vardı. Üç odalı, içine sessizlik sinmiş bu ev, dışarıdan bakıldığında bir mezar kadar hareketsizdi. Çatısından düşen tahta yerinde kalır, duvarlarından yuvarlanan taş toza karışır ama kimsenin eli değmezdi. Bu ev, aslında bir insanın iç dünyasını barındırıyordu: Paskal’ın.
Günümüz dünyasında “eğlendirmek” çoğu zaman bir erdem gibi görünür. İnsanları güldürebilmek, onları bir anlığına dertlerinden koparabilmek… Fakat bu yetenek, sahibine ne kadar ağır bir yalnızlık getirebilir, hiç düşündünüz mü?
Paskal’ın hikâyesi, bu sorunun cevabını fısıldıyor.
O, tiyatrosunda halkı kahkahalara boğarken içinden paramparça olan bir adamdı. Her cuma ve pazar, insanların hayatına bir tutam neşe katmak için yüzünü una buluyor, dudaklarını kırmızıya boyuyordu. O kalabalık gülüşlerin arasında yalnızlığını gizlemeyi öğrenmişti. Çünkü onun görevi ağlamak değil, güldürmekti.
Fakat bir gün, locadan bir çift el çiçek attı sahneye. O çiçekler Paskal’ın göğsüne dokunduğunda, bir kalp ilk defa gerçekten attı. O çiçeklerin sahibiydi Eftalya. Gülüşüyle, varlığıyla, Paskal’ın karanlık dünyasına bir ışık gibi düşmüştü.
Ne var ki, ışık her zaman yakmaz; bazen kör eder.
Eftalya, bir süre sonra sahnede kahkahalarla izlediği o adamı unuttu. Evlenip kendi hayatına devam etti.
Paskal ise, insanların gülmesi için “ölümü taklit eden” bir oyuncuydu — ama bu kez sahne yoktu.
Evinde, kimsenin alkışlamadığı bir gecede, kendi rolünün en acı versiyonunu oynadı.
Sabah olduğunda, onu bulduklarında herkes gülüyordu… Çünkü o kadar ustaca “asılmış bir adam taklidi” yapmıştı ki, kimse başta gerçeğe inanamadı.
Ama bu kez, o oyun bitmişti.
Paskal, son kez dilini çıkarırken, dünyaya bir ironi bırakmıştı:
Hayatında herkesi güldürmüştü, ama ölürken bile kimseyi ağlatamamıştı.
Bu hikâyeyi her okuduğumda, bir şey içimi sızlatır.
Belki de en büyük yalnızlık, insanın kendi duygularına yer bulamadığı bir dünyada “eğlence” olmaya mahkûm edilmesidir.
Ve belki de bu yüzden, bazen gülmek bile bir savunma biçimidir — başkasının değil, kendi acının karşısında.
O terk edilmiş ev, hâlâ Haseki’nin bir sokağında duruyor olabilir.
Belki de penceresinden hâlâ bir kahkaha yankılanır, ama bu kez sessizliğin içinden:
Bir oyuncunun yankısı, bir kalbin son sesi gibi.
Hikaye Samipaşazade Sezai tarafından yazılmıştır. Pandomima, Sezai Bey'in ilk öykü kitabı olan Küçük Şeyler'i oluşturan sekiz öyküden biridir.
Kitabın linki: https://www.bkmkitap.com/kucuk-seyler-340942

Yorumlar
Yorum Gönder