Ben Sana Mecburum: Zamanın ve Yokluğun Kıyısında Bir Aşk
“Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum”
— Atilla İlhan
Atilla İlhan’ın dizeleri, yalnızca bir aşkı değil; bir varoluş biçimini de anlatır. “Ben sana mecburum”, bir sevdanın değil, bir insanın başka bir insanda kendini bulma çabasının itirafıdır. Bu mecburiyet; bir esaret değil, yaşamanın tek anlamı hâline gelmiş bir zarurettir.
Her insanın hayatında, kendi “mecburiyeti” vardır. Birine, bir şehre, bir anıya, bazen de geçmişine… İlhan’ın bu şiirinde hissettiğimiz yoğunluk, işte tam da bu evrensel bağı anlatır: birine mecbur olmanın, aslında kendine mecbur olmaktan çok da farklı olmadığını.
“Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun”
Bu dizelerdeki İstanbul, sadece bir şehir değildir; kaybedilen, özlenen, dönülmesi mümkün olmayan bir “zaman”dır. Şairin mecburiyeti, bir insandan çok bir hatıradır belki de. “Sen yoksun” dediğinde, aslında yok olan sadece sevgili değil; gençlik, umut ve inançtır da.
Atilla İlhan’ın kelimeleri, yağmur kokan kaldırımlardan yükselir; bir sigara dumanı gibi ağır, bir anı gibi kalıcıdır. “Mecburiyet”, bu şiirde bir lanet değil; bir direniştir. Çünkü mecbur olmak, hâlâ hissetmektir. Hâlâ yanmaktır. Ve yanmak, hayatta olmanın en kesin kanıtıdır.
Belki de hepimiz, içimizde bir “Ben sana mecburum” taşıyoruzdur. Kimi için bu bir insan, kimi için bir fikir, kimi için bir şehir olur. Fakat ne olursa olsun, o mecburiyet bizi diri tutar. Çünkü sevmek bazen özgürlükten vazgeçmek değil, özgürlüğü başka birinin varlığında bulmaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder