Aile Evinde Ergen Olmak ya da Depresyonda Olmanın Kötülüğü

 Aile evinde ergen olmak ya da depresyona saplanmak, aynı evde iki katman gerçeklik yaşamak gibi: Evin üst katında gündelik hayatın sesleri—çay kaşığı, haber spikeri, “yemeğe gel”—alt katta ise sessiz, yoğun bir sis. Sis kokusuzdur, görünmezdir; bu yüzden kimse “yanıyor musun?” diye sormaz. Sen yine sofraya oturursun, tuzu uzatırsın, ödevden konuşursun. Ama aynı beden, iki ayrı hava solur.


Bu evde her kapı, içeri girilmeden önce bile usulca açılmış sayılır. “Ne yapıyorsun?” sorusu, kontrol için değilmiş gibi sorulur; yine de cevabın ucunda ufak bir savunma vardır. Sende “hâlâ çocuk” ve “artık yetişkin” etiketleri aynı anda yapışıp durur; her hareketin, ikisinden birini ihlal eder. Ergenlik bir suç isnadı gibi üzerine yığılır: fazla uyumak, fazla susmak, fazla odada kalmak. “Fazla”sı hep sendedir; ölçüyü onlar tutar.


Depresyon, bu düzene en uyumlu düzensizliktir. Sessizdir, evin ritmini bozmaz; bu yüzden fark edilmez. Yatağın kenarında dakikalarca oturmak, dışarıdan tembellik gibi görünür; içerideyse bedenine ağırlık bağlanmış gibidir. Ekrana bakarken aslında hiçbir şey izlememek, telefonu elinde tutup kimseye cevap vermemek… Yorgunluktan değil, boşluktan. Boşluk evde en ayıp duygudur; çünkü “şükretmek” gerekir. Şükretmediğin sanılır ve suçluluk, zaten ağır olanın üstüne bir kat daha çıkar.


Aile evi, ekonomik ve duygusal bağımlılığın kesiştiği bir koridordur. Girişte ayakkabılar dizilidir; herkesin iz bıraktığı ama kimsenin gerçekten görünmediği bir yer. “Biz senin iyiliğin için” cümlesi, niyetten bağımsız bir mühür gibi her tartışmanın üstüne basılır. İyilik, senin tarifine hiç danışılmadan yapılır. Sınır çizmek, evde bıçakla çizgi çekmek gibidir: hem gerçekçi değil hem de tehlikeli. Sınırın yoksa boğulursun; çekmeye kalkarsan nankörlükle suçlanırsın.


Evin duvarları konuşur—komşu, akraba, “bizim zamanımızda”… Kıyaslar yanmaz, iz yapar. “Filanca’nın kızı şöyle başarılı” cümlesi, başarının bir dil olduğu gerçeğini unutturur: Senin dilin, onların kulağına bozuk bir radyo gibi gelir. Depresyondayken bu cümleler büyür; kulak kabartmak zorunda kalırsın çünkü kapılar ince, odalar küçük, sesler kalın. Kendi sesin ise alçak ve çatallı: “Bugün kalkamadım.” Kalkamadığın günler, karakterine hüküm gibi yazılır.


Geceler uzun. Ev uyuduğunda nihayet yalnız kalırsın ama yalnızlık, özgürlük gibi değil; yasaklanmış bir şey gibi gelir. Ağlamak istersin; boğazın, evin sessizliğini rahatsız etmekten çekinir. Yastığa yüzünü gömersin, ses boğulsun diye. Sabah kahvaltıda gözlerin şiştir; “alerji” dersin. Yalan sayılmaz; evdeki toz kadar gerçek bir acı bu.


Okul, ilerlemenin ölçüsü olsun diye vardır; ev, güvenliğin. Depresyonda her iki yer de sınava dönüşür. Evde sevildiğini ispat etmen gerekir—neşeli, verimli, “kolay” olarak. Okulda işe yaradığını. Bu ikisi arasında gidip gelirken, kendi içinde kimseye rapor vermeden var olabileceğin bir yer daralır. Daralınca sinirlenirsin; sinirlenince “ergenlik” olarak kayda geçer. Kâğıt üstünde her şey doğrudur; pratikte nefesin daralır.


Dua edenlerin duası, susanların suskunluğu, öfkeli olanların kapı çarpması… Her evde ritüeller var. Depresyon bu ritüelleri bozar: Sofrada konuşacak malzeme bulamazsın; “ne var ne yok?” sorusu duvara toslar. İyilik dileyenler “hadi dışarı çıkalım” der; çıkmak, çıkamamak kadar yorucudur. Dışarıda hayat devam eder; içerideki tempo, dışarıyla uyumlanmaz. Geri dönünce daha da yanlış senkron hissedersin: Sanki herkes bir şarkıya eşlik eder, sen şarkıyı hiç duymamışsın.


En kötüsü, utancın ritmi. Her iyi gün, bir sonraki kötü gün için “baksana yapabiliyorsun” kanıtına dönüşür. İyileşmek değil, performans sergilemek zorundaymışsın gibi. Aile evinde depresyon, çoğu zaman açıklanamaz çünkü açıklamak, “neden” üretmen gerektiği anlamına gelir. Oysa bazen neden yoktur; sadece ağırlık vardır. Ağırlığı tarif edememek, onu taşımaktan bile ağır gelir.


Ve sonra aynada yüzün: sivilce, morluk, uykusuzluk. Bedenin senin de hoşlanmadığın bir gerçekle dürüsttür. Biri “gençsin, geçer” der; genç olmak, geçmesini beklemek zorunda olmak demektir. O bekleyişte zaman uzar; gün, bir çamur gibi sürüklenir. Akşam olduğunda yine aynı ev, aynı koridor, aynı “iyi niyetli” cümleler. Sen yine sofraya oturursun. Kaşığı tutan elin hafif titrer. Kimse fark etmeyebilir. Zaten kötülüğün bir kısmı da budur: Kimsenin kötü niyetinin olmaması ama kötü hissin yine de hiç azalmaması.


Aile evinde ergen olmak ya da depresyonda olmak, bir tür görünmez mesai. Bordrosu yok, molası yok, başarı belgesi yok. Sadece günün sonunda içinden geçen cümle: “Bugün de bitti.” Bitiş, zafer değildir; ama bir çeşit kayıt. Ertesi güne devreden, ispatı olmayan bir dayanıklılık. Bazen tek duyulabilir veri bu: hâlâ buradasın. Ve garip biçimde, bazen bu bile ağır gelir.


Yorumlar

Popüler Yayınlar